15 Mayıs 2018

20. Hafta

Bu haftanın sorusu güzel: Kurgusal bi kitap karakteri olsaydın, hangisi olmak isterdin? Soruyu ilk okuyunca bi tırstım, sevdiğim her kitapta benimsediğim bir veya birkaç karakter var, nasıl seçeceğim, diye. Sonra yavaş yavaş aydınlandım. Bu karakterlerden biri olmak ister miydim ki? Kesinlikle hayır! Çünkü zaten onlardan bi parça var içimde ve sırf bu parça diğer parçalarla birleştirilip çok güzel bir üslupla tarif edildiği için o kitaplara bayılıyorum.

Misal, Ölmeye Yatmak'ın Aysel'i... Niye O'nun yerine geçmek isteyeyim ki? İki yaşam biçimi arasında kalmış, ailesine de topluma da kendini kanıtlamaya çalışan, bi taraftan da kendisini bulmak için çabalayan zavallı bi kız çocuğu. Ölmeye yatacak kadar büyüdüğünde de işler güllük gülistanlık olmuyor üstelik.

Sonra aklıma Bülbülü Öldürmek'teki Scout geldi. Yine bir kız çocuğu. Çevresinde dönüp duran mide bulandırıcı olaylara rağmen, onun yerinde olmak isterdim sanırım. Çünkü babası melek gibi, tanrı gibi, ideal insan gibi bi şey. İnsan o adamın gölgesinde büyümek istemez mi? Abisi de öyle, bakıcıları da öyle... Evden huzur akıyor. Dönemin Amerikasının çirkinliğine rağmen o evde yaşamak, o mahkeme salonuna gitmek isterdim.

Goodreads'teki kitap listeme bakarken Kumkurdu'nu gördüm, ister istemez Zackarina da olmak istedim. Deniz kenarında anne-babasıyla yaşayan, hayali bi kumkurduyla kanki olan, derin muhabbetlere dalan bi kızçocuğu. Daha ne ister ki insan? Scout'unki gibi ciddi dert-tasa da yok bu kez...

Her zamanki gibi tek bi sonuca ulaşmakta zorlandığım için iki cevap veriyorum bu güzel soruya: Bülbülü Öldürmek'in Scoutu ve Kumkurdu'nun Zackarinası. Sizi seviyorum be ya...

02 Mayıs 2018

19. Hafta

Haftaya annemgiller geleceği için uzun uzun blog yazmaya fırsatım olmaz. Annem ilk defa yurtdışına çıkmış, kalkmış evlenmem deyip dururken, apar topar evleniverip yurtdışında yaşamaya başlayan kızının evine ilk defa gelmiş... Kadınceğizi evin bi köşesine oturtup bilgisayarla başbaşa kalabileceğimi pek sanmıyorum. Bir haftacık zaten. Gezelim mi, bazlama, poğaça yapmayı mı öğrenelim? Turşu mu kuralım, reçel mi yapalım? Anne geliyor sonuçta. Bi şeyler yaptırmak, yaptırırken de eşeklik etmeyip öğrenmek lazım. Yemeyi seviyorum çünkü. İnternetten tarif bulmak da her zaman işe yaramıyor. İlk anneminkini yemişim, daha güzel olsa bile o ilk yediğimle aynı tatta  değilse "tam olmamış" diyorum içimden. Mantıksız fekat koku ve tat hafızası giriyor işin içine, n'apayım?

Annem ve babam ilk defa evime geliyor. Bakalım nasıl geçecek... Beğenecekler mi kurduğumuz düzeni... Buradaki hayatımı onaylayacaklar mı? Onaylamasalar da bi şey değişmeyecek, bunu bildikleri için daha açıksözlü olabilirler. Hem iyi, hem kötü... Bütün gün ne yaptığımı soruyordu babam arada bir, bakalım tatmin olacak mı... Sınava giriyorum gibi hissediyorum. Sırf beni doğurup yetiştirdiler diye ölene kadar yaşadıklarımın hesabını vermek zorundaymışım gibi hissediyorum onlara karşı. Gerçi yok... sırf onlara karşı değil, tüm insanlığa karşı sürekli bi hesap verme halim var hala kurtulamadığım. Zamanla azalacak diye bekliyorum bakalım...

İnsan kendini beğendirmek isteyince böyle stres oluyor işte. Halbuki ne var? Ben burdayım, böyle böyle yaşıyorum, hayatımdan memnunum, mutluyum, beni düşünmeyin, içiniz rahat olsun desem, hatta demeden hissettirsem umurlarında olacak mı doğrular, yanlışlar? Hayır. Güle güle gidecekler. Hatta büyük ihtimalle böyle gelişecek olaylar. Fikir ayrılıklarımız, hayal kırıklıklarımız, çaktırmadan konuşulacak, anlaşılmasa da saygı duyulacak, Schipol'de el sallanırken gözler dolacak. Aile netekim, en azından bende böyle bi şey.

Neyse. Nerden nereye...

19. haftada sevdiğim birinden bahsetmem isteniyor. Hiç canım istemiyor. Kimi anlatayım? U.ı mı? Sevdiğim adamdan ele güne karşı bahsetmekten hoşlanmıyorum. Eskiden severdim, o ilk heyecanlardan olsa gerek. Artık istemiyorum. Ailemle ya da arkadaşlarımla ilişkim de zaten nanay. Sevgimi anlatmaktan hoşlanmıyorum sanırım. Ya da insanlardan bahsetmekten. Sebebi her neyse, bu soruyu pas geçiyorum efem,

Sağlıcakla kalınız,
Kanatlı Kedi

01 Mayıs 2018

18. Hafta

Bu haftanın sorusu: Something you are excited for? Beni heyecanlandıran bi şeyi anlatmamı istiyor yanlış anlamadıysam. Düşündüm düşündüm büyük bi heyecan bulamadım. Harry Potter okuduğum zamanlardaki heyecanı uzun zamandır duymuyorum sanırım. Sporla ilgim yok, sunumu sırasında çok heyecanlanacağım müzik, tiyatro gibi sanatsal işlerle de alakam yok. İnsan kendi halinde yaşarken ne kadar heyecanlanabilir ki?

Ama mesela aklımdaki tarihle ilgili soru işaretlerine cevap bulunca epey heyecanlanıyorum. İlk fırsatta bu yeni bilgiyi birilerine anlatmak istiyorum. Ya da tamamen içimin dışıma aktığını hissettiğim üç beş kelime bi şeyler yazabilince epey heyecanlanıyorum. Ya daaa ikincielciden güzel ve ucuz bi şeyler bulunca çok heyecanlanıyorum. Müze gezerken sorularıma cevap bulunca... Ya da Auguste Comte, Simon de Beavuoir ve Pierre Buordieu'nün mezarlarının yan yana olduğunu görünce saçma bi şekilde heyecanlanıyorum. (Soyadları doğru yazmışımdır inşallah, düzeltmeye üşeniyorum.)

Bi şeyleri içimde tutamayıp çevremdekileri bıktırana kadar bu konuda konuşma isteği duyuyorsam, heyecanlanmış sayıyorum kendimi. Genelde kalbim hızlı atıyor böyle zamanlarda, bundan da ölçebilirim aslında.

Tabi bunlar hep iyi heyecanlanmalar. Bi de kötüleri var. Sinirden ya da gerginlikten, korkudan doğan heyecanlar. Bunları hiç sevmiyorum, lunapark oyuncaklarında bile olsalar. Adrenalinle aram hiç iyi değil.

Bildiğin nerd, inek, sıkıcı bi profil.

Aman be, n'apalım beyamca, Allah baba bizi de böyle yaratmış. Hiç.

Selam eder, gözlerinizden öperim,
Kanatlı Kedi


25 Nisan 2018

17. Hafta

Kısa kısa keserek uzun uzun uzun yazdım...

-----

Hollandaca'da son durum

Bu dille başım dertte. Şimdiye kadar gittiğim, arkasından atlı koşturan kursların hiçbirinde dilin temellerini, yani okumaya yeni başlayan çocuğa öğretilen şeyleri öğrenmemişim. Misal, harfler nasıl okunur? Kelimeler hecelerine nasıl ayrılır? İki harften oluşan uzun seslerin birbirinden farkı nedir? Ya bunlar çocuk oyuncağı diye hızlı geçmişler, ya ben umursamamışım, bi şekilde arada kaynamış. Hollandaca öğretmenliğinden emekli olan dil koçum sayesinde her pazartesi bebek işi gibi görünen şeyleri bilmediğimi fark edip panikliyorum. Aslinda nasıl çalışacağımı bilemiyorum, paniğin asıl kaynağı bu.

İlk defa duyduğum Hollandaca bir kelimeyi, tane tane okunmuş olsa bile, yazarken zorlanıyorum. Çünkü benim "i" deyip geçtiğim harf meğersem uzun i'ymiş (yani "ie"ymiş). Yav n'olcak bi harften, demeyin, çünkü kelimeler hep birbirine benziyor, kelimeyi yanlış anlayınca cümleyi, her şeyi yanlış anlamış oluyorum.

Kısacası Hollandaca'da neyin nasıl okunduğu çok önemliymiş. Listening deyince sadece verilmek istenen mesajı anlamak yetmezmiş, doğru yazabilmek de gerekliymiş. İşte son zamanlarda bunu keşfettim bu dille ilgili. Hemen gelip buraya yumurtlayayım dedim.

----

Vay başıma gelen:

Geçenlerde yaşlı, takım elbiseli, kırmızı fularlı bi amcadan laf yedim. Önce Hollandaca bi şeyler söyledi, sonra anlamadığımı görünce İngilizce'ye çevirdi sağolsun. Okumuş etmiş bi sapık olsa gerek ki, daha önce hiç duymadığım bi kalıp kullandı, az önce gogıllayınca anlayabildim ne demek istediğini. (Şimdi buraya yazmayayım, hiç istemediğim anahtar kelimelerle aranıyor sonra blog). Adam deli gibi bi şeydi, ciddiye almamak lazım muhtemelen, kendi kendine konuşurken arada ben de kaynadım. Ama insan bi tuhaf oluyor. Laf mı attı, kendi kendine mi konuştu, iyi bi şey mi dedi, arkamı dönüp gitmekle ayıp mı ettim... diye düşünüp duruyorsun. Dil bilmemek bi taraftan komik, bi taraftan mide bulandırıcı.

------

Film: Claire Obscure (Tereddüt):

Filmi izleyince "Hiçbirimizin psikolojisi sağlam değil." diyesi geliyor insanın. Yeşim Ustaoğlu yönetmiş. Ağlama krizlerine girmeden, psikolojimin içine etmeden izlemeyi başardım. Nasıl oldu bilmiyorum. Belki kendimi hazırladığım için, belki de film sakin kalmamı sağladığı için. Aslında senaryo ve sahneler gayet zorlayıcıydı. Ay acaba ben de soğukkanlı bi insan mı oluyorum artık kız? Ay hadi inşallah...

Jet Sosyete'nin Alarası olan Ecem Uzun başrollerden birinde bu arada. Birbirinden bu kadar farklı iki rolü kotardığı için saygı duydum kendisine...

Son not: Film Netflix'te var ama Claire Obscure adıyla. Türk filmleri vs diye aratınca da çıkmıyor sanırım, şans eseri denk geldi bana.

----

Hollanda'dan haberler:

Hollanda'da expatlara  sağlanan %30 vergi indiriminin süresi 8 yıldan 5 yıla düşürülecek. Hollanda'ya özellikle Avrupa'dan, ABD'den gelen expat sayısını etkileyecek büyük ihtimalle bu. Anca ikinci, üçüncü, beşinci dünya ülkelerinden insanlar gelmeye ya da burda kalmaya devam edecektir, diye düşünüyorum şimdilik. Tabi bi de bizim gibi zaten burda olanlar, 8 yıla güvenip yatırım yapmış olanlar var. Kazanılmış haklar için dava açan birileri çıkar gibime geliyor ama göreceğiz bakalım. Çok önemli değil fakat Hollanda yüksek eğitimli yabancılara doymuş gibi davranıyor. Şirketler buna itiraz eder mi? Kişisel olarak dava açan çıkar mı? Bu durum sokakları nasıl etkiler? Merak ediyorum. Amstelveen'deki okulların expatlarla dolup taşması, Hollandalı öğrencilerin azınlık haline gelmesiyle ilgili haberler de çıkmıştı son zamanlarda. Sanki expatlara tepki artmaya başladı gibime geliyor. Belki de benim yeni yeni dikkatimi çekmeye başlamıştır. Göriciiz.

----

17. haftanın sorusu: Kendinle ilgili neyi seviyorsun?

Çakırkeyifken datlış, eğlenceli bi insan oluyorum bence, bi de yorulana kadar gerzekçe dans etmekten çok zevk alıyorum. Böyle topluma kendimi beğendirmeye çalışmadığım hallerimi seviyorum.





16 Nisan 2018

16. Hafta, Filmler ve Bir Kitap

Daha seyrek yapmak istediğim 5 şeyi soruyor bu haftanın sorusu. Çok düşünmeden yazacağım. Çok sıradışı cevaplar vereceğimi sanmıyorum.

1) Daha az pineklemek, daha az üşenmek isterdim.
2) İnternette vakit öldürmeyi bırakmak isterdim.
3) Başkalarının hakkımdaki düşüncelerini daha az umursamak isterdim.
4) Daha az sinirlenmek isterdim.
5) Daha az kontrolcü olmak isterdim. Çevremdekilerin neyi nasıl ve neden yaptıklarına daha az kafyı takmak isterdim.


Kitap: Acılar 

Agah Sırrı Levend'in Acılar'ını okudum bu hafta. 1928'de basılmış ilk olarak. Resim eğitimi almış olan Fikret hemen savaşa gidiyor. 1917'de İstanbul'a dönüyor fakat hiçbir şeyin bıraktığı gibi kalmadığını anlıyor. İşgal altındaki şehirde insanların huyları da değişmiş. Fikret bi türlü uyum sağlayamıyor, oradan oraya sürükleniyor. Biz de olayları O'nun yazdığı günlükten takip ediyoruz.

Kitap, o yıllardaki İstanbul'u anlamak için yardımcı olabilir. Tarihi bir belge sayılabileceği için de çok kıymetli. Fakat aşk hikayeleri etrafında çok fazla döndüğü için biraz sıktı beni. Kadının yerleştirildiği karakter içime afakanlar bastırdı. Özgür olmak istiyor ama olamıyor, ne istediğini bilmiyor, batı ile doğu arasında çırpınıyor, ne yapsa vicdan azabı duyuyor... Toplum tarafından da, baş kahramanımız okumuş etmiş Fikret tarafından da sürekli eleştiriliyor... Gerçi ben bu kez en çok kadın karakterlerin mızmızlığından rahatsız oldum. Hatta sadece kadınlar değil, erkekler de dönemin alışkanlıklarından mustaripti. Bi türlü içinden geleni söyleyemiyordu iki taraf da. Yersiz uzun yerli dizi izler gibi aaaaayh dedim durdum kendi kendime, "düzgün konuşsana ya çocukla!" Tabi romanın 20lerde yazıldığını hatırlayıp, haksızlık yapmamakta fayda var.

Kültürel bi hastalığı anlatıyor bu tür romanlar sanki. "Bu tür"den sanırım o dönemlerde veya biraz sonra yazılan romanları kast ediyorum, emin değilim. Fakat Peyami Safa'nın Fatih-Harbiye'si ile Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur'u var aklımda. Muhtemelen çok münasebetsiz bir karşılaştırma yapıyorum çünkü Tanpınar'da karakterlerin iç dünyaları konusunda daha çok tatmin olduğumu hatırlıyorum. Karakterler sanki toplumun fikirlerini temsil etmek için yaratılmamıştı, kendi iç dünyaları, toplumla çelişebilen yönleri vardı. Yine de dönemin şartları gereği çekingenlerdi.

Bu yüzden olsa gerek, Acılar'ı okurken hem Peyami Safa'yı, hem de Tanpınar'ı hatırladım. Safa'nın kitabını şimdi uzun uzun anlatmayayım, anlatmıştım bi yazıda. Demem o ki, kültürel bir hastalığı anlatıyor bu tip romanlar sanki. Kadın da, erkek de bir kıskaca yakalanmış. Toplumun kontrolünde olduğunun bilincinde fakat buna isyan etmek, hatta şikayet etmek bile zerre kadar aklına gelmiyor. Kendini bulması, 'içinden geldiği gibi' davranması imkansız.

Filmler:

- Learning to Drive: Güzeldi. Romantik komedi desem değil, dram desem değil, komedi desem değil... İnsancıl bi film diyeyim siz anlayın en iyisi. Hintli bir taksi şoförü ile boşanmakta olan beyaz bir Amerikalı'nın arkadaşlığı. Kültürel farklılık, okumuşluk, göçmenlik, dil bilmemek, araba sürmekten korkmak vs... Spoiler: Annenin, kızının zor gününde ona "gel yanımda kal," deyivermeyişi çok hoşuma gitti. Ne kadar zor bi şey ama ne kadar güzel. Özsaygı her şeyden önemli mi ne?




- Jackie: Güzel bir Hollanda filmi. Birbirine karakter olarak da, tip olarak da hiç benzemeyen iki kızkardeş kendi hayatlarını kurmuşken, yıllar önce onları bırakıp giden annelerinin izinin peşine düşerler. ABD'de geçen bi yol filmine dönüşür hikaye. Kah İngilizce, kah Hollandaca değişir konuşmalar. Bol kadınlı, neredeyse erkeksiz bi film. Fakat Hollywood'un pompaladığı mıymıymıy piremses kadınlık değil konu. Gerçek ve güzel. Allahım yine konu özsaygıya geliyor ne güzel. "Hollanda'nın güzel filmi yok ki!" diyenlerin suratına şılap diye fırlatırım bundan sonra bu filmi... Aman ne fırlatıcam be, ben beceremem öyle pazarlamayı. Adını söyler susarım, kendi araştırsın. Evet.





- To Kill a Mockingbird (Bülbülü Öldürmek): Kitabını okumuştum. Biraz zaman geçti üstünden, kitaptan ne kadar farklı hikaye, bilemedim. Ama ana hatları, ana fikri gayet güzel yansıtılmış gibime geldi. Özellikle kızçocuğu tam hayalimdeki gibi canlandırılmış. Bi tek abisinin avukat olmayı açık açık istediğini hatırlıyorum, sanki bundan bahsedilmedi hiç filmde. Konuya gelirsek, ABD'de siyah beyaz ayrımı üzerine, çocuk gözünden anlatılan, etkileyici bir hikaye. Kitap okurken de çok ağlamıştım, filmde de ağladım. Harper Lee'nin kitabı 1960'ta basılmış, film ise 62'de çekilmiş.





- Ils Sont Partout (The Jews): 2016 Fransız yapımı komedi filmi. Yahudilerle ilgili genel geçer varsayımlar hakkında kısa filmlerden oluşuyor film. Hem siyasi, hem eğlenceli, güzel kısacası.


Bu haftalık olan biten bu sanırım. Ha bi de hayatımda ilk defa elmalı kurabiye yaptım, anneminkine benzedi, sevindim.

Bana müsaade, sevgilerle,
Kanatlı Kedi

12 Nisan 2018

Kitap: Göç Temizliği (Adalet Ağaoğlu)

Adalet Ağaoğlu'nun Hollanda'da bi kütüphanede denk geldiğim kitabı. Yirmi yıldır yaşadığı evden taşınmadan önce,  kitapları, defterleri, fotoğrafları, mektupları "yeni eve gidecekler" ve "çöpe atılacaklar" diye ayıklaması gereken bir günü, sabahtan akşama kadar geçen süreyi anlatıyor yazar. O odada dakikalar geçerken, yazarın zihninde yıllar geçiyor, ben de O'nunla birlikte zaman makinesine binip bi ileri bi geri, bi oraya bi buraya gezinip duruyorum.

Kütüphane kitabı olunca üstünü karalayamadım tabi. İyi oldu. Genellikle A.A.'nun kitaplarında önüme gelen cümlenin altını çizesim geliyor. Bu sefer çok çok çok sevdiğim kısımları deftere not aldım. Deftere herhangi bi şeyi not edince aklıma başka başka şeyler de geliyor, kendimi durduramıyorum. Durdurmak da istemiyorum gerçi. Güzel oluyor. Hatta en çok sevdiğim hallerimden biri bu. Dolayısıyla buraya aktaracak çok alıntım yok bu kez. Bazılarının sonunda da kendi notlarım var. İnsanlık için anlamsız, fakat benim için anlamlı bu cümleleri de utanmadan buraya yazacağım. Nevet.

Son olarak: Bu kitapta A.A. 'nu daha iyi tanıdım. Bayramlarda nane likörü içen, aydın takımına, hiç olmadı asker masker takımına mensup bi aileden geldiğini sanıyordum. Meğer o da kapı önündeki ayakkabıları çevirmek zorundaymış küçükken. Şaşırdım, çok şaşırdım. Ve mektup yazasım geldi kendisine. Fakat ne diyeyim? Hislerimi en son ne zaman düzgün anlatabildim ki? Cümlelere dönüşünce anlamını yitirmiyor mu fikirler ve duygular? En azından bende işler böyle yürüyor. Yine de kitap biterken, kitapla vedalaşmak istemediğimden midir nedir, epey bi süre mektup heyecanım taze kaldı. Adresini filan araştırdım, yayınevinden istesem mi diye düşündüm. Sonra yavaş yavaş sakinleştim.


Şimdi alıntılar ve azbulutlugünler dileklerim...


- "Çok kötü. Okuma tutkum o kitaplarla, dergilerle başlamadıysa neyle başladı?"

Benimki neyle başladı? Bahçeli evde, misafir odasında bulduğum yırtılmış çocuk kitabı kapağıyla mı? Ne vardı kapaktaki resimde? O kitabın devamının o odada olduğundan adeta emindim. Aradım durdum da bulamadım. Sonra bi şiir defteri yapmıştım okumayı yazmayı öğrenince. Kendi yazdığım şiirler vardı. "Çevremizi koruyalım / Yerlere çöp atmayalım / Temiz olsun çevremiz / Sağlıklı olalım biz." Aklımda bi tek bu kalmış. Kamu spotu kafasından kurtulamadım o zamandan beri. Yoksa benim değil miydi bu şiir de? Nerden aklıma esmişti de bi şiir defteri yapmıştım acaba? Bi şeyleri yazarak biriktirebileceğimi nerden öğrenmiştim? Hatırlamıyorum. Sonra ne zaman çöpe attım o defteri? Tam zamanını hatırlamıyorum ama birazcık büyüyünce, kendi yaptığım her şeyden utanmaya başladığım zamanlar. Geçmişi atarak silmek, yok etmek alışkanlığım o zamanlarda başlamış olabilir. Unutkanlığım da bu atıp durmalardan geliyor olabilir.

- 20 yıl aynı evde yaşamış A.A. Taşındıktan sonra Göç Temizliği'ni yazmış. 20 yıl. Hiç o kadar sabit kalmadım bir evde. 29 yaşındasın zaten Kedi! Evet. Yine de çocukluğumda bile aynı şehirde üç ev değiştirdik. Dolayısıyla, bir yerde 3-5 seneden fazla kalmak, ayrılmakta zorlanmak... Çok değişik bu tabirler benim için. Çok küçükken bahçeli bi eve taşınmışız. Sanırım hatırladığım en eski hatıram o taşınma gününe denk geliyor. Bi tabureyi taşımaya çalıştığımı ve herkesin bana gülümsediğini hatırlar gibiyim. Herkes uzun uzundu, kamera yere çok yakındı. O güne dair aklımda kalan tüm görüntüler aşağıdan yukarı. İlkokul üçüncü sınıfa kadar bu bahçeli evde kiradaydık. Sonra bi kooperatife girdik (öyle deniyordu, kurbana danaya girmek gibi). Üçüncü sınıfın yazında bu kooperatifteki iki apartmandan birinin birinci katına taşındık. Bahçeli evin rahatlığını özledim bi süre. Bağırıp çağırabilmeyi, komşuları rahatsız etme derdinin daha az olmasını... Sık sık eski mahalleye gittim bisikletle. Sonra zamanla unuttum gitti. Ortaokulda kiraya çıktık tekrar, sobalı bir eve. Kaloriferin az da olsa her yere eşit dağılan sıcağına alışınca, sobalı ve rutubetli eve kanımın çok kaynadığı söylenemez tabi. Lisede geri döndük apartmana. Derken üniversitede İstanbul'a geldim. Başlangıçta yurtta kaldım bikaç sene. Sonra arkadaşımın evine taşındım yancı olarak, Beşiktaş'a. Sonra abimle ablam İstanbul'a gelince Reşitpaşa'da bi gecekonduda kalmaya başladık üçümüz birlikte. Bunlar hep öğrenci evleri tabi. Sonra buraya geldim. Yaklaşık dört senededir burdayız ve üçüncü evdeyiz. 29 senede 10 ev değiştirmişim. Aaa bi de bi ara Muğla'ya taşınacaktık, yazın orda kalmıştık. Hangi okula kaydolacağımı falan konuşuyorduk ciddi ciddi. Aslında ordaki evi de sayarsak 11 ediyor. 

Bu hızla devam edersem bir evde 20 sene kalmam imkansız gibi duruyor. Sürekli yer değişitirince, insan aklından geçenlerin demlenmesini nasıl sağlayabilir? Nasıl yazar? Kök salmadan kendinle yüzleşmek ne kadar mümkün? Hele ki yazmaktaki tek amacı kendini anlatmak olan biri için...? Sanırım artık, sırf yazabilmek için de olsa, sabit kalmak istiyorum. Sadece bir yere evim diyebilmek istiyorum. Şu an otel odalarını bile üçüncü günden sonra hemen benimseyiveriyorum. 

- Sayfa 47: "Osmanlar daha iyi haberli olsunlar diye, annem ve ben dış hayattan habersizdik. (...) Erkeklerimiz dış hayattan daha iyi haberli olsunlar, pencereden bakıp kalmasınlar, alanlarda, sokaklarda, içkievlerinde ufukları genişlesin diye biz, onlar için günün 16 saati didinip duruyorduk. Annemin erkeklere kazaklar örmeye, onların çoraplarını yamamaya oturduğu 'boş saatleri', benim de ders çalışma saatlerimdi."

- Sayfa 50: "Galiba sanatçının tek gerçeği bu. Bir an için gördüğünü sandığı gerçek gerçeği dile getirebilmenin, anlatabilmenin aranışı, sancısı..."

- Sayfa 70: "Bana, düzenle uyumlu, düzenin adamları olarak sunulan bu genç adamlar, somutta bütünüyle halkın adamlarıydı."

- Sayfa 116: "O zaman hala tam bilinçli değildim." 
İnsan nasıl emin olur artık "tam bilinçli" olduğundan?

- Sayfa 121: "O günden bugüne öylesi değiştim ki, onu yanımda götürmek istemiyorum." 
Benim çocukken yazdığım şiirleri çöpe atmamdan ne farkı var bunun?

- Sayfa 122: "Geç büyüyorum. Otuzuma girmek üzereyim, ama hala çocuğum. Daha beş yıl öncesine dek hayata gerçekten pencereden baktığım, hayatın içine doğru yürümekte diretsem, bu amaçla çabalasam da, belki henüz kapı önüne dek çıkabildiğim için..."

- Sayfa 179: "Bence, o dönemden bu döneme, Türkiye hala, ölmeye yatmayı bir kez olsun denememiş 'aydınların' çoğunlukta bulunduğu bir toplum."

- Sayfa 190: "Ah Tezer, bir şeyi temelinden kökleyemeyince, böyle 'farklılıklar' uyduruyoruz. Ben de bir şey uydurmuştum. Düğün istememiştim."

- Sayfa 229: "Onun çıkmazı da, kurulu düzen içinde, bağımlı bir ekonomide ve şu uluslararası şirketler ağı ortasında ulusal sanayinin gerçekleştirilebilir olduğunu savunması. (...) Şaşkın 'sol'un ürettiği bir Ferit Sakarya bu."

- Sayfa 250: "Bir kimse aynı şeyleri yaşamasa, bir başkasının bu kadar yakınına nasıl gelebilir?"



10 Nisan 2018

15. Haftanın Sorusu

Bu haftanın sorusu çok erotik: Şu anda üstünde ne var?

Cevabı pek öyle değil tabi.

Sabah uyandığımdan beri üstümde bi halsizlik olduğundan, öğlenki kursa hazırlanmak amacıyla pijamalarımı çıkarmaya yeltenerek alt pijamamın yerine kot pantolon giymeyi ve kemeri dahi bağlamayı başarmış olmama rağmen, iş üst pijamayı değiştirmeye gelince ne kadar yorgun hissettiğimi fark edip, akşama kadar dinlenip akşamki kursa ayık kafa ve vücutla gidebilmek için öğlenki kursa gitmemem gerektiğine karar verdiğimden ötürü altı kaval üstü şişhane deyimine uygun olarak şu anda üstümde pijama, altımda ise kot pantolon bulunmakta efenim. Cümleyi daha da uzatabilir miydim acaba?

İki gün bahar havası gördü ya, hemen hastalık sinyalleri vermeye başladı bünye. Bi de sanırım benim bi şeylere alerjim var. Dışarda illaki bi sebepten gözlerim yaşarıyor, gözlerim yaşarınca da burnum akıyor. Rüzgardan olduğunu sanıyordum fekat dün fark ettim ki rüzgar olmadığında da yaşarabiliyor. Ama doktor daha geçen kan aldı, bi  şeye alerjim var mı diye kontrol etti, yokmuş. Bu alerji olayının bi tek kan almayla kontrol edilebildiğini bilmiyordum.

Bu haftanın sorusu fazla fiziksel geldi, kısa sürdü. Lafı uzatasım var. Bu sıralar n'aptığımı filan yazayım bari:

- Kendime ve kamuoyuna itiraf etmemin vakti geldi artık: Motif çelıncından ayrılıyorum. Arada bi estikçe kaydettiğim linklerden yeni motifler yaparım ama her güne bi motif bana uymadı. Zaten 200 gün boyunca bi şeyi düzenli olarak yapmak benim için fazla iddialıydı. Yine de iyi dayandım bence. Şu an elimdekileri de birleştirip tablo gibi bi şey yapmayı düşünüyorum. Bitince illaki dayanamam zaten burdan da duyururum.

- Adalet Ağaoğlu'nun Göç Temizliği denk geldi burdaki halk kütüphanelerinden birinde (OBA De Hallen). Hemencik aldım -hemencik olmasa da- okudum bitirdim. A.A.nu ne kadar yanlış tanıdığımı fark ettim. O'nu hep Atatürkçü, CHPli falan okumuş bi aileden geldiğini sanıyordum. Yani ailesi mutlaka O'nun okumasını desteklemiş olmalıydı. Onca kitabını neremle okumuşum bilmiyorum ama bu son kitapla anladım ki annesi babası bildiğin halk insanıymış. Özellikle babası...  Bildiğin Ölmeye Yatmak'taki Salih Efendi'ymiş. A.A. da bildiğin Aysel'miş. "Kendinden bu kadar farklı hayatları nasıl bu kadar güzel anlatabilmiş?" diye şaşırıp durmuştum Ölmeye Yatmak'ı okurken. Meğer kendisini anlatmış zaten. Üç günlüğünü, bilmemkaç romanını, bilmem kaç deneme kitabını okumama rağmen, nasıl bi aileden geldiğini daha yeni idrak ediyor olmamın iki sebebi var bence: 1) Kitap yazma zamanlarına geldiğinde ailesiyle ilgili sorunları kafasında çözdüğü, ailesini suçlamadığı, hatta onları anladığı için günlüklerinde ailesinden şikayet etmiyor. Geçmişi kurcalayıp durmuyor. Babasının O'nu okula yollamak istemeyişinden bahsetme gereği duymuyor. Dolayısıyla ben, A.A.nun ailesinin biraz sert fakat o zamanlar ne kadar olursa o kadar açık görüşlü, hatta batılı bi aile sanıyorum. 2) Hangisiydi hatırlamıyorum ama bir kitabında bayramlarda ailecek nane likörü içme gelenekleri olduğundan bahsediyor A.A. Bu gelenek de A.A. ile arama kalın bi çizgi çekmeme sebep oluyor hemen. Neden? Çünkü 90lar çocuğuyum ve hiç alkol girmeyen bir evde yetiştim. Televizyondaki evlerle bizimki hep çok farklıydı. Görsel farklılıkların büyük büyük sınırlar çizdiği düşüncesiyle büyüdüm. Alkol varsa bizden değil, şu şu kitaplar varsa bize benzemez, kıyafeti öyleyse böyle... Bayramlarda nane likörü içiliyorsa o ev benim evime benziyor olamaz... Lakin ki bi zamanlar benziyormuş işte. Neyse, bu kitapla ilgili ayrı bi yazı yazmam şart, şimdi susayım.

- İkinci Bahar'a başladım. Ne güzel diziymiş! Dakikalarca mal mal bakışmalar yok, yavaşlatılmış görüntüler yok, başarısız şiveler yok, bozuk Türkçe yok, kasıtlı bozulmuş Türkçe yok... Her karakter hem biraz iyi, hem biraz kötü... aşırılaştırma yok. Daha iki bölüm izledim ama olsun. Ve Türkan Şoray o yaşta hala ne kadar güzelmiş. He kadını erkeğine muhtaç göstermek gibi senaryo saçmalıkları yok... Sen Anlat Karadeniz dizisini görünce aydınlandım geçenlerde. Dizilerdeki rol modeller gittikçe aptallaşıyor. Masallara geri dönüyoruz. Piremsesler kurtarılmak için piremslerini bekliyor. Tabi hepsi namuslu.

- Publieke Werken diye bir Hollanda filmi seyrettim. Amsterdam Merkez İstasyon'un ve karşısındaki Victoria Otel'in yapılışının hikayesi. Aslında o dönem Amsterdamının atmosferini, Amerika'ya göç furyasını, Hollanda'da Yahudilere bakışı görmek açısından güzel bir film. Tabi konu otel yapımı olunca, büyük şirketler ve onlara karşı savaşmaya çalışan küçük adamlar başrole oturuyor ki bence film sırf bu yüzden bile önemli. Oyunculuk, senaryo vs yönünden ise çok şey beklememekte fayda var.



- OnzeTaal diye bi derginin e-bültenine üye oldum. Haftada iki kere Hollandaca hakkında mail geliyor. Dili bilenlere yönelik bi dergi normalde ama çoğu zaman mailde paylaşılan yazıların konusunu anlıyorum ya yetiyor. Bugün misal, resmi maillerde "... belgesi ektedir." demenin yollarını anlatmışlar bi yazıda. Durup dururken yeni bi şey öğrendim. Şu an hatırlamıyorum ama bi daha karşıma çıktığında hatırlarım. Bi kelimeyi tam olarak öğrenmem için illa 3-5 kere karşılaşmam gerektiğini fark edince oturup kelime çalışmaktan vazgeçtim. Okumaya, tv izlemeye zorluyorum kendimi. Demem o ki, Hollandaca öğrenmek isteyenlere iyi gelebilir bu OnzeTaal bültenleri.

Şimdilik bu kadar olsun. Derse gideyim gali.

Selamlar,
Kanatlı Kedi

04 Nisan 2018

13. ve 14. Haftaların Soruları

"Nedir seni geride tutan?" gibi bi şey soruyor galiba 13. hafta, "What holds you back?" diyor. 

Geçmiş, diyebilirim sanırım kısaca. Uzak geçmiş, yakın geçmiş fark etmez. Zamanın birinde kötü bi şey geçmişse başımdan, başarısız olmuşsam, benzer şeyler denemem gerektiğinde hep eskileri düşünüyorum. "Yaptığım hataları bi daha yapmayayım" diye değil, "ben bunu daha önce de yapamamıştım" düşüncesiyle... Pek mantıklı değil tabi.


Bir rüyanı paylaş, diyor 14. haftanın sorusu da. Paylaşayım:

18. yüzyıl Avrupa sokaklarında gerçekleşen bi kovalamacanın sonunda rutubetli çirkin bi odaya saklanıyorum. Odada kimse yokken, kafamı bi çeviriyorum, kel bi adam beliriyor. Şeytan olduğunu söylüyor. Gayet kibar. Oturuşundaki, bacak bacak üstüne atışındaki yumuşak hareketler, entelektüel bi muhabbete hazırlandığı izlenimi uyandırıyor insanda... Havadan sudan ya da şimdi hatırlayamadığım bi şeylerden bahsediyoruz. "Sen zaten cehenneme gideceksin," diyor.  "Hadi ordan be", diyorum, "sen nerden bilceksin ki? Sen Azrail değilsin, bunu öğrenmeye yetkin yok bi kere..." İster inan ister inanma, der gibi omuz silkiyor. Zaten muhabbetin başından beri bi inatlaşma söz konusu ortamda. Şeytanın tipine gıcık oluyorum, taa şeytan olduğunu öğrenmeden önce... Böyle bi her şeyi biliyomuş, herkesi küçümsüyomuş, herkese katlanıyomuş havası var. Küçük dağları ben yarattımcı yani... Muhabbet ederek alt etmek istiyorum onu bu yüzden. O da bunu anladığı için elindeki son kozunu kullanıyor çocuklar gibi, benim cehenneme gideceğimi söylüyor... Ben de yemiyorum tabi, hadi ordan diyiveriyorum. "Gidebilirim de ama bunu sen bilemezsin," modundayım. Hafiften yusuf yusuf da oluyor muyum? Olmuşumdur heralde. Dünyevi olmayan bi varlık cehenneme gideceksin diyecek de korkmıycam, mümkün değil. Ama korkuya benzer bi şeyler hissettiğimi şimdi net olarak hatırlamıyorum. Zaten rüyayı farklı kılan da buydu, uyandığımda vay be, dedim, şeytanla konuştum, hem de korkunç değildi...

İşte böyle.

Hiç olmazsa soru çelıncıma yetişeyim dedim. Bu sıralar hiçbi şey yapmayıp hiçbi şeyi de yetiştirememe modu var üstümde. Hayırlısı.





29 Mart 2018

48'den 56'ya Motifler ve 12. Haftanın Sorusu

Evet, tatil bahanesiyle epey tembellik ettim. Yaklaşık 10 motif gerideyim. N'apalım? Di mi? Olsun... Di mi? Beni çelıncdan atmazlar di mi? Atarlarsa da kendim devam ederim canım sorun değil de, yine de atmasalar iyi olur.


Gelelim motiflerin adına sanına: 

49. Fireflies (Çok zordu, hiç benzetemedimi uydura uydura yaptım bitsin diye.)
52. Las Palmas'ta ördüm bunu. Güneşle denizi bi arada görünce motifleştiresim geldi. Bi de model aramaya üşenmiş olabilirim tabi.
54. Hope
55. Star


12. Haftanın Sorusu

Favori mekanların hakkında yaz, diyor geçtiğimiz haftanın sorusu. Bunu epey düşündüm ama bikaç taneyle sınırlayıp kolayca cevap vermek çok zor. Seçemedim bi türlü. Aklıma geleni yazayım o zaman:

1. Haydarpaşa: En son ne zaman gittim? Hatırlamıyorum ama üniversiteye İstanbul'a geldiğim ilk zamanlarda hep trene bindim. Cahilliğime denk geldi. Avrupa yakasında oturanlar için otobüs çok daha mantıklıymış meğer. Sürekli acelesi olan  dünyada bu böyle. Ama daha sakin olan dünyada, Haydarpaşa'yı görünce heyecanlanırdım. Erken gider, bekleme odasında oturur, binayı ve insanları izlerdim. Yalnızdım, üniversiteden çok arkadaşım yoktu, derslerin yoğunluğu dışında zaman sıkıntım yoktu. .Özgürdüm yani. Ama zamanla trene son anda yetişmeye başladım, trenden inince oturup bi çay içmeye hiç vaktim olmadı. Hep bi yerlere yetişmem gerekiyordu. Sonra otobüsün daha pratik olduğunu keşfettim, Haydarpaşa'ya kırk yılda bir, turistik amaçlı gider oldum. Sonra da kapandı, ben buraya geldim derken... Epeydir görüşmüyoruz. Vefasızlık ettiğimi hissediyorum şimdi.

2. Kuzen Bar: Kadıköy'de. Bi ara dadanmıştık resmen. Cuma akşamları canlı müziğe giderdik. Klarnetli bi grup çıkardı. Klarneti ekleyince ne güzel bi ruh kazanırdı o kulaklarımızın alıştığı, artık sıradan gelen bar şarkıları... Solistin de sesi güzeldi. Güzel bira içerdik. Muhabbet güzeldi. Artık o grup çıkmıyor sanırım. İstanbul'a gidince bi kaçamak yapıp uğrarım diye araştırmıştım bi ara ama bulamamıştım.

3. Gümüşsuyu'ndan Dolmabahçe'ye inen park: Taksim'den Gümüşsuyu'na, ordan da Dolmabahçe'ye, ordan da Beşiktaş'a yürümeyi çok severdim. Yokuş aşağı ya, çok koymazdı. Sanırım öyle yokuşları özledim. Gözümün önünde geniş boşlukların uzanmasını... Parkta ağaçtan ağaca balonları asıp boncuk tabancasıyla vurma oyunu satardı amcanın biri. İlk seferde 5te 5 yapınca çok yetenekli olduğumu sanmıştım. Acemi şansıymış, kaç sefer denedim bi daha beceremedim.

4. Gezi Parkı: Gezi eylemlerinden sonra keşfettim sanırım ben bu parkın güzelliğini. "Ya ben buranın kıymetini niye bilememişim daha önce," diye düşündüğümü hatırlıyorum. Taksim'in hırgüründen çıkınca, sakincecik gelirdi. Uzanıp uyumak isterdim. Çok değişik bi dünyaydı. Unutulmuş gibi. Aman kimse keşfetmesin, derdi insan içinden. Bi sürü dükkan açılmasın, burası da İstiklal'e benzemesin, düzenlenip durmasın...

5. İstanbul Atatürk Kitaplığı: Bahçesi, İstanbul'a yukarıdan bakışı, yine Taksim'in hırgüründen bi anda kurtulma imkanı sunuşu, ucuz çayı, neskafesi... Üniversiteye hazırlanan liselilerle dolu geniş fakat az sayıdaki masaları... O çocukların yanında insanın sandalye işgal etmeye utanması... "Burası bu kadar dolup taşarken niye genişletmezler, niye daha işlevsel, daha çok kişinin sığabileceği masalar koymazlar ki?" diye kendi kendime söylenirdim.

5. İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin kafesi: Sultanahmet'in kalabalığından kaçmak için bi sığınak burası da. Yaz sıcağında, uzun uzun ağaçların gölgesinde oturup çevredeki tarihi kalıntılara bakınmak, müzenin sakin ruhunu dinlemek ne güzeldi... Şimdi yazıya dökünce reklam kokan bi şeye dönüşüyor, tam olarak anlatamıyorum. İstanbul'da bi yerden bi yere giderken sürekli gerildiğim için midir nedir, bi kapıdan girince böyle rahatlatıveren mekanları çok sevmişim hep, aklımda onlar kalmış.

6. Aşiyan Müzesi: Aşiyan Mezarlığı'nın yanında, Tevfik Fikret Müzesi. Yine İstanbul'a, Boğaz'a yukardan bakma imkanı veriyor. Yokuşlarında nefesimin sık sık tükendiği Emirgan ve Reşitpaşa yollarını da listeye eklemeliyim aslında ama hadi burda belirtmiş olayım.

Liste daha uzar gider de, yetsin. İstanbul'la doldu zaten, Hollanda'ya karşı mahcup oluyorum. Ama yokuşu eksik buranın da be ya, her yer düz, genişçe, uzunca, yukarıdan oturup izlemelik manzarası yok rüzgarını sevdiğimin memleketinin... Her yerin kendince bi güzelliği var elbet ve uzaklaşınca anlıyor insan çoğu zaman ne kadar değer verdiğini... Yine de İstanbul bi başka be, itiraf edeyim. Çok özlemişim şerefsizi. İstanbul'dan kastım bu bahsettiğim semtler tabi. Yoksa senede iki sefer Başakşehir gibi uç noktalarına gidiyorum. Ki böyle yerler benim için İstanbul değil, pek çok kişi için de değildir herhalde.

Neyse efem, yeterince lafı uzattıysam kaçayım ben. Bu haftanın sorusunu da ayrı bi yazıda yanıtlayayım.

Kanatlı Kedi
Sevgilerle



26 Mart 2018

Las Palmas hakkında üç beş laf

Las Palmas'a gittik geldik. İnternette bu adayla ilgili çok fazla Türkçe bilgi olmadığını söyledi u. O yüzden öğrendiğim kadarıyla yazayım dedim:

- Kanarya Adaları'ndan biri Las Palmas. Ada'nın ya da sanırım tüm Kanarya Adaları'nın kuş olan kanarya ile ilgisi yok. Köpek çeşidi olan kanaryaya ithafen bu ismi vermişler. Hatta kuş olan kanaryaya da bu adalardan sonra isim verildiği iddia ediliyor. İsim konusu karışık yani. Ama gözünüzde cıvıl cıvıl kuşlarla dolu bir ada canlanmaması için söyleyeyim dedim.

- Kanarya Adaları İspanya'nın olduğundan mütevellit, İspanyolca konuşuluyor. Genellikle İngilizce bilmiyor esnaf, çalışanlar. Ama el kol hareketleriyle bi şekilde anlaşılıyor. Gerekli kelimeler:

servesa: bira
vino: şarap
bianca: beyaz
seco: sek
grande: büyük
porfavor: lütfen
hola: meraba
grasyas: tişikkirlir
buenasnoçes: iyi geceler

Bana yetti bu kadarı. 

- Çok rüzgarlıydı. Zaten sanırım rüzgarıyla ünlüymüş burası. Dolayısıyla malak gibi yatıp güneşlenmek ya da çarşaf gibi denizde yuvarlanmak için ideal bir yer olmayabilir. Adanın kuzeyinde güneyinde filan rüzgar ve sıcaklık değişebiliyor. Ne amaçla gidiyorsanız, kalacağınız bölgeyi ona göre belirleyip, o amaca uygun mevsimde gitmeniz iyi olabilir. Misal Mart sonunda denize girmeyi geçtim, deniz kenarında kıyafetler içinde oturmak bile zordu benim için. Üşüdüm, rüzgardan beynim döndü. Tabi denize giren ya da güneşlenen çılgınlar vardı ama epey azdı. Peki hangi mevsimde/bölgede rüzgar az olur? Bilmiyorum. Bi daha gelecek olursam araştırırım.

- Vegueta: Las Palmas'ın tarihi şehir merkezinin ismi. Şehir gezisi yapmak istiyorsanız bu civarda kalmanız mantıklı. 15. yüzyıldan kalma binalar, katedral, arkeoloji müzesi, Colomb'un kaldığı iddia edilen ev bu bölgede. Hemen dibinde, ışıklardan karşıya geçiverince de Triana bölgesi başlıyor ki burası da 18. yy mimarisiyle süslü. Büyük bir alışveriş caddesi ve ona bağlanan ara sokaklar, İstiklal ve yan sokaklarını andırdığı için pek bi hoşumuza gitti. Sokak sanatçıları görmek mümkün ama çok azlar, neden bilmem, turist sezonu başlamadığı için muhtemelen. 

- Yeme içme Hollanda'ya göre ucuz ve lezzetli olduğu için yemeğe abandık biz. Genelde ortaya söyleyip paylaştık. Meze usulü işte... Yeme içme Triana'da Vegueta'dakinden daha ucuz. 

- Vegueta ve Triana'da deniz kenarında takılmak mümkün değil çünkü denizle aralarında otoban var. Belli noktalardaki yaya altgeçitlerinden geçip deniz kıyısı boyunca uzanan yürüyüş yoluna ulaşmak mümkün ama o kadar. Spor amaçlı değilse pek gitmiyor insanlar o yola. Otobanın gürültüsü var. Denize ulaşmak içinse hala kayalıkları aşmak gerekiyor. Bi tanecik bile dükkan yok, satıcı yok. Yine, sezon başlamadığı için bu kadar sönük diyebiliriz. Ama sezon başlasa da çok farklı olmayacağını düşünüyor insan. Deniz kenarına ulaşmak için turistin vermesi gereken emeği geçtim, uzaklardaki manzara da pek iç açıcı değil. Petrol/doğalgaz kuyusu olduğunu sandığımız, ne idüğü belirsiz şeyler var denizin içinde. 

- Manzara ya da deniz keyfi için adanın başka yerlerine gitmek gerekiyor. Yani "yüzmesek bile akşamları deniz kenarında bi lokantada yemek yeriz, bira içeriz" düşünceniz varsa, Ada'nın kuzeyindeki çıkıntıya alalım sizi. Bölgenin adını bilmiyorum ama Auditorio'ya giden otobüslere binip son durakta inerseniz, sahil boyundan kuzeye doğru yürürseniz, bol bol mekan göreceksiniz. Ki oldukça canlı bi turistik sahil şehri burası aynı zamanda. Çok tarihi değil gibi. Müze filan çok yok. Bol bol otel, restoran, apartman, dükkan var. Bol bol sörfçü var, rüzgar ve dalgadan ötürü. Ama bi yerde dalgakıran vardı, yüzülebilir hale gelmişti deniz, tabi rüzgardan insanın götü donmasaydı..

Deniz konusunda çok usta sayılmam o yüzden çok  konuşmayayım. 

- Ada'da otobüs sistemi iyi çalışıyor ve google maps'ten gönül rahatlığıyla yararlanabilirsiniz. Biletler şoförden alınıyor. 20 dakikalık yol 1.40euro civarıydı sanırım. 

- Las Palmas'ı en farklı kılan özelliklerinden biri çölünün olması. Deniz kenarında çölümsü kum tepecikleri var. Oralarda yürümek turistik bi aktivite. Yürümeden ayrılanı dövüyorlar. Yoğun istek üzerine ben de yürüdüm. Herkes bayılıyor. Bence olmasa da olurdu. Uzakta oturup yürüyen insanları seyretmeyi tercih ederdim. Ama siz bana bakmayın, ben Eyfel Kulesi'ne çıkma eylemini de saçma bulup aşağıda beklemiştim. Sadece, çok güneş yokmuş gibi görünse de yanabilirsiniz, dikkatli olun (yanan arkadaşlarımız var). Çişinizi falan yapıp gidin eğer çölde uzun vakit geçirmek istiyorsanız. Tuvalet, kafe, restoran falan yok. He bu arada bu bölgenin adı Maspalomas. Otobüsle gidiliyor. Adanın güneyinde.

Özetle diyeceklerim bitti. 

Bundan sonra, ordayken aldığım notları aynen geçiriyorum: 

Casa de Colon: Kristof Kolomb'un evi. Giriş 4 euro. Ev dekorasyonu yok. Tamamen sergi salonu olarak tasarlanmış. Haritalar, keşif yapmak için kullanılan aletler (pusula, kum saati, usturlap vs). Piri Reis haritasının kopyası da var. Yıldızlara bakıp yönünü bulmak... Ne enterasan bi şey. Ve harita çizmek... Nasıl geldi acaba insanların aklına? Haritayı bir kürenin etrafına dolamak, bu dolama işine uygun şekilde çizmek haritayı.... İnsan zekasına saygı duydum bi kez daha. Uygarlık denen şey bu türden zekayı gerektiriyor. Fakat başka türden zeka eksik sanki... Kolomb'dan önce burada yaşayan yerliler hakkında çok bilgi yok. Onlara n'oldu? Bazı resimlerde vahşilere de yer verilmiş. Bi de küçük bi bölümde arkeolojik kalıntılar sergilenmiş, Mayalar'dan, Aztekler'den kalanlar... Onlar burda mı yaşıyorlardı ki? Amerika'da değil miydi onlar? Bir adamın koleksiyonuymuş zaten sergilenenler. Burdan olmaları iddiası yok yani. Ama burdakilere n'oldu? Kolomb'un günlüğünden parçalar sergilenirken, Sömürgeciliğin Tarihi kitabında bahsedilen, tecavüzlerini anlattığı kısımlardan neden bahsedilmemiş? Yanlış mı hatırlıyorum yoksa? Yoksa yalan mıydı o bilgiler? Yoksa "bu müze sadece Kolomb'un bu evle ilişkisiyle ilgili" mi diyorlar?

Arkeolojik kalıntılar çok ilginçti. Sanki şimdiki bilim kurgu ya da animasyon film karakterleri hep bunlardan ilhamla tasarlanıyormuş gibi geldi.


Çok karizmatik değiller mi?

İlkokul öğrencileri vardı. Okul gezisiyle gelmişler. Müze görevlilerinden dinliyorlar hikayeyi. Ben anlamadım tabi ne konuştuklarını ama çok eğlendikleri belliydi. Öğrencilere kötü şeylerden bahsetmek olmaz tabi.  Çok fena resmi tarih kokusu aldım kısacası. Hollanda'da az buçuk bahsediliyor sömürgeciliğin kötü yüzünden. Rijks'ta bile, Altın Çağ ve dönemin sanat eserleri ballandıra ballandıra anlatılırken, köleler de unutulmuyor. Burda bu hiç konu olmuyor mu acaba, diye merak ediyorum. Yoksa burda yerliler yok muydu Kolombgillerden önce?

Canarian Guanches: İspanyollardan önce burda yaşayanlar. İspanyollardan bulaşan hastalıklardan ölmüş birçoğu. Geriye de pek insan kalmamış. Kalanlar uyum sağlamış İspanyollara. Şimdi Guanchesler cesaretleriyle anılıyormuş. Kimilerinin İspanyollara boyun eğmemek için kayalıklara atlayarak kendilerini öldürdüklerine dair efsaneler varmış. (Kaynak: İnternet) E peki müzede niye adları hiç geçmiyor?

Öğle arası. Dükkanların çoğu kapalı, 4 civarına kadar. Hepsinin çalışma saatleri kapısında yazıyor. Bi barda oturuyorum (Yeme içmelik yerler açık). Dışarda. Hafif serin aslında. Eve gitsem ve 4ten sonra çıksam, olur. Hem daha kalın giyinirim. 

Bu arada bi parfüm aldım. Resmen kakaladılar. Kolye. Parfüm sıkılabilen türden. Kaç gün takıcam acaba? 15euro. Ökaliptus, deniz kokulu, amacım deniz kokusunu hatırlamak, deniz kokmak değil tabi. Bi daha gaza gelmiycem, hayır diyemediğim için bi şey almıycam, söz. (Sözümü tuttum)

Canlı müzik olan bi meydandayım. Bi sokak sanatçısı gidiyor, yenisi geliyor. Sanki belli bi programları var.... İlkine elimdeki bozuk paraları verdim. İkincisine ve şimdi de üçüncüsüne para kalmadı. Masaları dolaşıyorlar müzikleri bitince. İnsan utanıyor bi şey vermeyince. 5euroyu da çıkarıp veremem ki... Ne vermeli? Fiyatı belli olsa, gönlümden kopanı vermem gerekmese keşke. Gönlümden ne kopmalı? 

Triana alışveriş caddesinde heykellerin yanına oturdum. Ayağım acıyor. Yürüyemiyorum. Yürümek de istemiyorum. Şuraya kıvrılıp uyusam... Perez Goldes Müzesi'ne girdim bugün. (Las Palmas'lı İspanyol yazarın doğduğu evi müze yapmışlar.) Şimdi sıra Museo Canario'da. Arkeoloji müzesi. İspanya öncesi Las Palmas hakkında bi şeyler öğrenirim diye umuyorum. 

Ev. Yani otel. Arkeoloji müzesine gittim. Orda da aradığım bilgiye ulaşamadım. N'oldu buranın yerlilerine? Audio guide vardı. Telefonla Googles'tan kodu okutup dinledim ama şarjı bitmek üzereydi. Aslında benim de şarjım bitmek üzereydi. Bazılarını dinlemedim. Neden duvarlara filan yazmazlar ki şu bilgileri? Fotoğraflarını çeker sonra okurdum ne güzel. Şimdi gittim mi gitmedim mi emin olamadığım müzeler listesine dahil olacak bu da. Unutmamak için yazayım: Ölülerini nasıl gömdüklerine dair bir oda. Kat kat derinin içine sarıp yerin altına gömerlermiş. Kefenlenmiş, cam tabutlarıyla sıralanmış ölülerle dolu uzun bi oda... İki uzun duvar kurukafa dolu dolaplarla kaplı, tabandan tavana kadar... Odanın sonuna kadar bi gazla yürüdüm, sonunda yeni bi konuya geçer umuduyla. Fakat hayır, bu sefer içi boş, kapağı açık tabutların sıralandığı yeni bi oda! Girmedim bile bu kez. Hemen geri döndüm, gıcırdayan ahşap zemin yüzünden koşmamak için kendimi zor tuttum. Çok tuhaf. Neden bu kadar korktum? Canlı olmadıklarını biliyorum. Ki olsalar, bi anda canlansalar ne olacak? Ne malum bana zarar vermek isteyecekleri? Belki oturup güzel güzel muhabbet edeceğiz? Bu korkunç ölü hikayelerini hiç dinlemeseydim, izlemeseydim, okumasaydım yine korkar mıydım acaba? Ölüm neden hep korkunç? Sanırım suretlerinden korktuğum kadar korkmuyorum ölümün kendisinden. Çok tuhaf. (Neyse..) Sonra yerlilerin kıyafetleri, toplumdaki konumlarının kıyafetlerinden anlaşılması, dağa taşa oyulmuş evleri, taştan kendileri inşa ettikleri evler.... Unuttum bile, bana göre, arkeolojiye cidden ilgi duymayan birine göre çok da önemli olmayan bir sürü bilgi. Yorgunken gitmeseydim muhtemelen daha çok zevk alırdım. 

Önceki müze daha ilginçti. Perez Galdos'un Evi Müzesi. Doğduğu ev. Sonra Madrid'deki eşyalarını bu eve getirip sergilemeye başlamışlar. İki tane orta bahçesi (patio) var evin. Biri girişte, diğerine de ilkinden geçiliyor. Alt kattaki odaların hepsi patioya açılıyor. Üst kattakiler de balkona. Balkon da ortabahçeye bakıyor tabi. Ada'da, evlerin dışarı, yola bakan balkonları yok denecek kadar küçük hep, şimdilerde Fransız balkonu dediğimiz türden. Neden acaba? Perez'in ailesi zengin sayılırmış, hizmetçileri varmış. Evleri de o zamanların standardına göre büyükmüş. (Şimdinin standardına göre de öyle). O koca evi temizlemek tek temizlikçiyle de olacak iş değil (Bizim evi düşününce). Parfüm müzesinde/dükkanında gördüğüm volkanin taşın suyu temizlemede kullanılması olayını burda da gördüm. (Yağmur suyunu büyük bir kase şeklindeki volkanin taşın içine dolduruyorlar. Havada asılı duruyor. Altına da bir bardak koyuyorlar ki, damla damla süzülüp, temizlenen su içilebilsin.) Ama çok yavaş süzüldüğü için, günde bir bardak su anca çıkıyordur, diye tahminde bulundu müze görevlisi. Parfüm yapımında nasıl kullanılıyordu bu taşlar? Hatırlayamadım. Halbuki 15euroluk kolyeyi satmak için o kadar da açıklamıştı kadıncağız. Tekrar gidip sorarım belki. (Sormadı)

Perez romanlar yazmış. Dindarmış (her odasında İsa ikonları var) ama kilisenin otoritesine karşıymış. Cumhuriyetçiymiş bi de. Zengin fakir farkından şikayetçiymiş. Birileriyle hep bi problem yaşamış bu tip fikirleri yüzünden. Ama şimdi okulda okutulan, İspanya'nın en önemli yazarlarından biri sayılıyormuş. Farklı dillere çevrilmiş kitaplarının olduğu bir dolap vardı. Ama Türkçe'ye çevrilip çevrilmediğinden emin olamadı görevli. İyi biriydi. (Ziyaretçi az olduğundan mıdır nedir, bütün müzeyi gezdirdi, açıkladı. Tek başıma gezmemin pek anlamı olmazdı zaten, açıklamalar hep İspanyolca'ydı.) İdefix'e baktım şimdi, sadece e-kitapları görünüyor, onlar da hep farklı dillerde. 

Kartpostal almalıyım. Bi de bulursam böyle küçük bi not defteri alabilirim. Yeterli. Yarın CAAM'a, modern sanat merkezine giderim. Otelde bikaç resmine rastladığım Paco Sanchez'in sergisi varmış. Sonra Katedral, Müzesi ve Kule. Başka? Bi yerlere gitsem.... Köylere ya da Ada'daki başka şehirlere... Ama araştırmak için hiç enerjim yok. Yatıp uyumaktan başka isteğim yok. 

Eskiden odaların penceresi olmazmış. Fazla güneşten korunmak için heralde. Patiolara açılan kapıların üstündeki pencereler varmış bi tek. 

Amsterdam'daki Ç.'ın sahibini andıran bi adam. Güven vermiyor. Nohut yemeğine benzer bi şey yedim az önce. İspanyol sucuğu vardı içinde iki dilim. Sucuklu kuru fasulyesi gibi annemin. Nohuta da sucuk katar mıydı? Elinde ne varsa kattığı olurdu. Tarifinde yazmasa bile. (Tarif mi? Annem tarifle mi yemek yapardı? Ayrıca annem ölmedi yav, ne bu geçmiş zaman hikayesi? O kadar az görüyorum ki, annemden bahsederken hep çocukluğumdaki halinden bahsedesim geliyor? Şimdi nasıl? Değişmiştir kesin. İnsan sonuçta. Geçmiş zaman kullanmam gerçekçi.) Şimdi, adının İspanyol omleti olduğunu öğrendiğim bi şeyi bekliyorum. Patates püresiyle karışık bi şeyler. 

Yarın bi yerlere gideriz. Hem tek başıma olduğumdan, bi maceraya atılmaya üşendiğimden, hem de... Neydi ikincisi? Cümlenin başında aklımdan geçeni ortasında unutuyorum bazen. Kısa cümleler kurmalıyım. 

Bugün kahvaltıda otel sahibi Ana'ya esir düştüm. Fikir vermemi ister misin? dedi ısrarla. Ben de sırf sormuş olmak için "Çevre illerde tarihi, görülecek yer var mı?" dedim. İnternette bulamadım çünkü. Old town'u olan bi yer arıyorum, bulamadım. Sadece bi meydan ve kiliseden ibaret gibi sanki tarihi olduğu iddia edilen yerler. O da tam istediğim gibi bi yer bulamadı. Otobüsle 45 dk mesafede arkeoloji müzesi varmış. Ama bi müze için rahatımı bozmak istemiyorum. Tek başıma otobüs aramak, bulmak istemiyorum tabi bi de. Korkağım evet. Kaç gündür müze manyağı oldum bi de. Gerçekten, "Las Palmas'a gittin de, görmedin mi?" denecek yerlerden değilse götümü kıpırdatmak istemiyorum. Epey bi zaman kendimi oyaladım. Katedral'e gideyim, sonra otobüse binerim, çağdaş sanat müzesini de gezeyim, sonra... Derken şimdi yemek yiyorum ve Gadler midir nedir (Galdar) oraya gitmemeye kendimi ikna ettim. İstemiyorum. Sırf Ana'ya ayıp olmasın diye önerisini dinlemiştim. Bi de "Kaç gündür göt kadar şehirde n'apıyo bu manyak?" diye konuşmasın elalem diye. Şimdi koyverdim. Elaleme ne? Elalemden bana ne? Biraz daha gezinip otele dönerim. Okurum, yazarım. Belki motifimi örerim. Uyurum. 

İspanyol omletini sevdim bu arada. Pattisli yumurta. Ama dilimlenmiş. Ve sarımsaklı sosla yeniyor. (bütün gün geçmedi o sarımsağın kokusu).

Katedral müzesi: 3 euro. Katedral'e girmek için de bu bileti almak gerekiyor. Haçlar, İsalar, Meryemler, azizler, papazlar... Klasik Kanarya mimarisi, patiolu, balkonlu... Benim için hiçbi anlam ifade etmeyen resimler, heykeller, mumlar, org, süslemeler... Sadece insan evladının yeteneğine hayran kalıyorum. Yüpyüksek kubbe, kubbelerden birine çizilmiş duvardan duvara resim, kubbenin dört köşesine yerleştirilmiş heykeller... İnsanın din uğruna altına girdiği kutsal yük=Tapınak. Bugünkü Katedral'de büyük bi masanın ayaklarında iki büklüm olmuş, sırtında masayı taşıyan insan figürleri vardı. Bu binanın yapılması için kaç insan taş taşıdı acaba? Kaç kişi öldü inşaatta? Şimdi de havaalanlarının inşaatlarında ölüyor insanlar. Büyük ibadethanelere gerek yok artık, eskiler yetiyor. Güç göstermek için ibadethaneye değil, havaalanına, istasyona, AVMye, metroya, köprüye, sualtı yollarına, adalet saraylarına, hökümet sarayına ya da başka saraylara ihtiyaç var.

Ve CAAM: Paco Sanchez'in sergisi. Adalıymış. 40larda doğmuş sanırım. Bizim oteldeki Ana da Sanchez'den bi lamba yapmasını istemiş, girişte sağdaki odacıkta asılı. Belki yanlış anladım. Bi ressamdan lamba yapmasını istemek? Kaça patlamıştır, diye düşünmeden edemiyor insan.

Bi sergi daha vardı. Süslü kıyafetleriyle klozet temizleyen bi kadının fotoğrafları. Ve bu konuyla ilgili başka 3 boyutlu şeyler. (Çağdaş sanatta seviyem bu: "Şeyler")

Sonra memeli sergi. Saçmaydı, çok saçma. Yine kadınlıkla ilgili bi şeyler ama çağdaş sanata duyduğum azcık ilgi de yok oldu bu sergiyle. Neyse ki ücretsizdi. Soyut resmi anlamaya çalışıyorum artık, bazen zevk bile alıyorum ama ne demek istediklerini bi türlü çözemediğim videolar, 3 boyutlu heykel desem değil, eşya desem değil çalışmalar...içim şişiyor. Şair burda ne demek istemiş... çözemeyince deliriyorum. Aklımın bi köşesinde de hep bi şüphe: "Hiçbi şey demek istemeyip, bizle dalga geçiyo olmasın?!"

Burda hiç Türkçe duymadık. Türklerin pek gelmediği yerlerden sanırım. (Ya da vizeye ve yol parasına o kadar para verince düzgünce araştırıp insani bi mevsimde geliyor da olabilirler). Bi de fazla büyütülüyor burası bence. Kanarya adaları mı?? Vuuuu.... Sahillerini bilmem ama şehrin çok çekici bi yanı yok. Tarihin içinde yürüdüğünü hissetmiyor insan. Girit bin basar bence o yönden. Haksızlık etmek de istemem. Deniz kenarında hiç mekanın olmaması da çok sevememenin sebeplerinden. 

Dilencilerin biri gidiyo, öbürü geliyo. Bi şeyler verince kendimi enayi gibi hissediyorum, vermeyince kalpsiz zengin piçi gibi. Halbuki benle alakası yok olayın. Versem de, vermesem de, ne ben onların umrundayım,  ne de onlar benim umrumda. Hayır yapıp vicdan rahatlatmak da mümkün, vermeyip vicdancılıktan kaçınmak da. İkisi de önemsiz. Hiçbi şeyi kanıtlamıyor. 


----

Notlar bu kadar. Ortalığı grafitilerle şenlendirerken selamlarımı sunarım.