24 Eylül 2026

Ordan burdan...

Naber dünya?

Uzun bir aradan sonra bir kez de mektup/günlük usulü blog yazayım dedim. 

Türkiye'ye gidip geldim, aile ziyaretine. Kırkıma yaklaştığım için annemin babamın fiziksel olarak gittikçe çökmesine belki şaşırmamam lazım ama şaşırıyorum. Bu sefer epey iyi anlaştık, nazar değmesin. Onlarda kendimi gördüm, hangi huyumu annemden, hangisini babamdan almışım, biraz daha iyi anladım. Sanırım eskisi kadar öfkeli de değilim. Ayrılmak zor geldi. Neden yurtdışında yaşadığımı sorguladım: Kaç günlük ömürleri/ömrüm kaldı ki senenin neredeyse tamamını ayrı geçiriyoruz? Öte yandan benim yaşımda kaç kişi annesinin dizinin dibinde yaşıyor? Ayrıca evliyim, kocamın annesinin yanına mı dönelim kendi annemin mi? Evlilik kurumunu sorguladım; tamam eski zamanlarda, herkes kendi köyünden evlenip ömrünü aynı yerde geçirdiğinde mantıklıymış bu düzen ama şimdi? Bekar olsaydım bir şekilde annemlere yakın mı yaşardım acaba? İşsiz olduğumu düşünürsek, muhtemelen evet. Peki bunu tercih eder miydik? Şüpheliyim, çünkü dürüst olalım, sayılı gün olduğunu bildiğimiz için birbirimize karşı böyle anlayışlı ve sevgi dolu davranabiliyoruz. Ayrıca evlendiğim için bazı konularda özgür olma hakkı kazandım onların gözünde. Kısacası, olmaz o iş. Yine de kafamda deli sorular durmuyor. 

Bu kez ilk defa aile ziyareti sonrası birkaç günlüğüne Ege kıyılarına da gittik. Orası gerçekten başka bir Türkiye'ymiş, sanki Yunanistan'ın Türkçe konuşulan, ve kafelerinde Türk çayı bulabildiğim versiyonundaydım. Bir sahafı ziyaret edebildim, birkaç kitap aldım tabi ki ama asıl sürpriz imzalı bir Ruhi Su plağı bulmam oldu. Sahafın sahibi biliyor muydu imzalı olduğunu bilmiyorum, ama aşırı uygun bir fiyata aldım. Üstelik çalışıyor, arka plandan yağmur sesi gibi çıtırtılar da geliyor.

Geleli iki gün olmadı, Hollanda'ya adapte olmaya çalışıyorum. Yeni başladığım online Hollandaca kursuna katıldım, gönüllü işe gittim. İkisi de güzel geçti. Rutinler güzeldir. Kendimi zorlayıp GGZ'yi aradım, sonunda yüzyüze otizm öngörüşmesi için Kasım ayına randevu alabildim, geçtiğimiz Ekim'den beri bekliyordum. Gideceğim kurumun Google yorumlarına baktım, kimse memnun değil. Pek bir beklentim yok artık bu otizm var mı yok mu netleşsin davasından. Daha senelerce sürebilir belli ki... Oradan çıkacak sonuca göre anksiyete ilacına başlayacaktım ama benim kadar acele edemiyor sistem, o yüzden yuvarlanıp gideceğim. 

Dün Hollanda'nın yeniden Eurovizyon'a katılacağını öğrendim. Yayıncı şirket AVROTROS İsrail'in katılmasını protesto edip katılmamaya karar vermişti son seferde, şimdi NPO devralmış görevi ve katılmaya karar vermiş. Ne değişti bilmiyorum. Bir imza kampanyası yok mu diye internette arattım, şuna denk geldim: NPO, stop de Songfestivaldeelname van Nederland! Sosyal medyam yok bari burada paylaşayım dedim, belki Hollanda'da yaşayan bir iki okurum vardır diye...

Anadili Hollandaca olmayan Hollandalılar için bir yazı yarışması varmış. Kurgu ya da kurgu dışı, İngilizce ya da Hollandaca metin yollamak mümkün. Son başvuru tarihi 1 Ekim, ilgilenenlere duyurayım: Palabra Prijs

Daha denecek çok şey var gibi ama toparlayamadım, en iyisi burada bırakmak. 

Ha bir de P!nk ne yaptı öyle ya? Ergenlikten kalma bir sevgim vardı O'na karşı, artık o zamanki kadar saf değildi sevgim ama yine de... Free Palestine diyen birinin (Macklemore'muş) Ed Sheeran turundan atılması için çabalamak yetmezmiş gibi , yaptığı açıklama da açıklama değil. Tekrar tekrar okudum sözlerini, bir türlü O'nu haklı çıkaracak bir sonuca varamadım. Hayal kırıklığına uğradım evet, ama daha çok hayal kırıklığına uğradığım için kendimden rahatsız oldum. Çok ünlü ve popüler birinden bu kadar ümit beklemek niye? Bu kadar saf mıyım gerçekten?

Selamlar, 
Kedi


01 Eylül 2026

Kitap: Dayıcan Napolyon (Iyrec-i Pezeşkzad)

Gittiğim yerlerde sahaf gezmeyi alışkanlık haline getirdim. Bu sayede hem normalde turistik güzergahta olmayan sokaklara da girip çıkıyorum, hem de malum, sahaf gezmek güzel bir şey. Yunanistan'ın Patra şehrinde yine Google haritasında "second hand books" diye arattım, merkezde bulduğum dükkanların hepsine gittim. Birisi daha çok yeni kitap satıyor gibiydi, hayal kırıklığı oldu. İngilizce kitap rafında da en fazla on kitap vardı. "İkinci el satmayı bırakmışlar galiba" diye varsayıp bir şey sormadan çıkmayı düşünüyordum ki, turist olduğumu hatırlayıp "görmediğim bir yerlerde başka İngilizce kitap var mı" diye sormaya cesaret edebildim. Kitapçı "Depomuzda daha fazla İngilizce kitap var ama ikinci el, olur mu?" diye sordu. Gözlerim parladı, tabi dedim, biz de zaten ikinci elini arıyoruz. Diğer çalışanın gelmesini beklememiz gerektiğini söyledi, tamam dedim. Turistiz altı üstü, acelemiz mi var? 

Diğer çalışan geldi, gelirken kitapları da getirecek sanmıştım, öyle değilmiş. "Hadi gidelim" dedi, peşine takıldık. Yan sokakta bir deponun kapısını açtı, içeri buyur etti. Kütüphane gibi arka arkaya dizilmiş, sonu görünmeyen üç sıra kitaplık. Kapıyı kapattı. "Işık yanmıyor, bir yerde el feneri olacaktı ama..." diye aranmaya başladı. Işığa gerek yok deyip telefonlarımızın fenerini yaktık. Sevindi, tamam dedi. İngilizce kitapların olduğu rafları gösterdi, anahtarı elimize tutuşturdu, "siz kitabı seçince kapıyı kilitleyip dükkana gelirsiniz" dedi. Ağzımız açık, tamam dedik.   


Sahaf ziyaretleri böyle sürprizlerle dolu. Hafif küf kokusu arasında acele etmeden kitapları inceledik. Bu kitabı işte o kitapçıdan aldım. Normalde adını sanını bildiğim bir yazar değildi. Ama bu seneki okuma listeme uygun bir kitap olduğu için hiç sorgulamadım. Amacım zaten adını bilmediğim yazarları tanımak.

-----

Kitabın konusu

Kitap, 1940ların Tahran'ında, bahçesi ortak, büyük, köşkümsü evlerde yaşayan geniş bir ailenin, babadan kalma zenginlik sebebiyle saygı görmesinden, saygı gördükçe de kendilerini aristokrat saymalarından, aristokratmış gibi davrandıkça daha fazla saygı görmelerinden ve bu kısır döngünün yarattığı trajikomik olaylardan bahsediyor. Komik çünkü yalandan saygının getirdiği yalakalıklar başlarına iş açıyor, trajik çünkü bu uydurma saygınlığın acısını çocuklar çekiyor ve tabi ki kiminle evleneceklerine bu yarım akıllı büyükler karar veriyor.

Ana karakterimiz, öyküyü anlatan kişi, ergenlik çağında bir çocuk. Bir gün bir anda birlikte büyüdüğü dayı kızına aşık olduğunu fark ediyor. Önce aşkın ne olduğunu sorguluyor. Büyüklerine soramıyor tabi ki. O ana kadar okuduğu, hep mutsuz sonla biten efsane aşk hikayelerine danışıyor, Leyla ile Mecnun'a, Romeo ve Jülyet'e... Aşık olduğundan emin olunca hem mutlu oluyor, hem de bir aşkın sonunun iyi bitebileceğini hayal edemediği için panik yapıyor. Bu sırada babası ile dayısı, yani büyük aşkının babası birbirlerine düşman kesiliyor. Ergen aşığımızın gözünden bu düşmanlığın dalga dalga büyümesine ve karşılıklı kurulan tuzaklara şahit oluyoruz. 

İkinci ana karakterimiz ise Dayıcan Napolyon; ergenimizin hem dayısı, hem de olası kayınbabası. Kendisi Napolyon'a o kadar hayran ve İngilizlere o kadar düşman ki, Napolyon'un anılarını kendi anısı sanmaya başlıyor. Kimse ailenin en büyüğüne "sen ne saçmalıyorsun" diyemediği için paranoyası büyüdükçe büyüyor, 1940larda İngilizlerin İran'ı işgal etmesi sonucu her şey daha da gerçekmiş gibi görünüyor. 

----

Kitabın asıl konusu

Kitap iki ergenin aşkını bahane edip çaktırmadan İran halkını inceliyor. Her problemin kaynağını dış güçlerde aramanın, büyük ve her şeye kadir kötü bir gücün varlığına inanmanın arkasında yatan tembelliği ve bunun yarattığı gururlu çaresizliği anlatıyor. Uzun uzun tarihi göndermelerle ya da betimlemelerle değil, karakterlerin komik diyaloglarıyla yapıyor bunu. Dolayısıyla cümle cümle alıntı yapıp buraya koyamıyorum. Ancak bir diğer İranlı yazar Azar Nafisi'nin Giriş bölümünde dediğine göre "Baş kahramanı (Dayıcan Napolyon), başarısızlıklarını ve kendi önemsizliğini her şeye gücü yeten bir varlığa yükleyen, böylece kendini önemli ve vazgeçilmez kılan, dar görüşlü ve beceriksiz bir kişiliktir: "Düşman" ne kadar büyükse, kendi önemi de o kadar büyük olur. Bugün İran'da çok yaygın olan bu tür bir insan, özünde tembel ve esnek olmayan biridir; diyaloğu veya diğer iletişim biçimlerini reddeder ve diğerlerini ya kendisiyle birlikte ya da kendisine karşı olarak algılar. Napolyonvari amca tipler dünyanın her yerinde ve herhangi bir toplumun farklı katmanları arasında bulunabilir."

(Bu alıntıda "Bugün"den kasıt, kitabın basım tarihi olan 2006 yılı olsa gerek.) Nafisi bu Batı paranoyasının haklı gerekçelerinden de bahsediyor sonrasında. Yazıyı çok uzatmamak adına hepsini buraya yazmayacağım ama özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bir türlü rahat bırakmamışlar. Hele ki petrol deposu olduğu anlaşıldıktan sonra. Ancak modernleşme ihtiyacı olduğu da bir gerçek ve modernleşme karşıtları bu paranoyayı gerekli gereksiz körüklüyor diyor kısacası.  

----

Kitabın baskı yolculuğu

Kitap ilk olarak İran'da 1973'te yayınlanmış. Çok sevilmiş, dizisi çekilmiş, her yaştan İranlının izlediği bir dizi olmuş. (Diziyi Youtube'da izlemek mümkün ama otomatik altyazılar çok anlaşılır değil ne yazık ki.). 1979'da, İran İslam Devrimi'nden sonra kitap da dizi de yasaklanmış tabi ki. 

İngilizce çevirisi ilk olarak 1996'da ABD'de yayınlanmış. Türkiye'de ise 2012 yılında Ayrıntı Yayınları tarafından yayınlanmış. Yorumlara bakılırsa çevirisi çok iyiymiş, Türkçesinden okumuş olmayı dilerdim. Farsça ve Türkçede ortak kelimelerin olması muhtemelen daha tatlı, samimi bir his yaratırdı. Örneğin "Dear Uncle Napoleon" ile "Dayıcan Napolyon" arasında büyük fark var bence. Annesinin abisi olduğu için "dayı", saygı ve sevgi göstergesi olarak da "can" eklemek zorunda kalıyor çocuklar. Türkçeye de az buçuk geçmiş bir kullanım bu, isimlerin sonuna "can" eklemek. Ben Kürtçeden geldiğini sanıyordum, daha da özünde Farsçadan mı geliyor acaba? Gerçi bu konu kebabın kökenini araştırmak gibi sonuçsuz, milliyetçi bir yere gidebilir, bilmediğim konuya çok da dalmayayım. 

----

Yazarın hikayesi

Yazardan da bahsetmek gerek. Iyrec-i Pezeşkzad 1928'de Tahran'da doğmuş, Fransa ve İran'da hukuk okumuş ve o alanda çalışmış. Bir yandan da kitap çevirip kısa öyküler yayınlayarak edebiyat dünyasına girmiş. Bu İngilizce baskının son sözünde söylediğine göre, kitaptaki aşk hikayesine benzer bir şeyi gerçekten de yaşamış ancak bunu sevdiceğini suçlayan, ona öfke duyan bir dilden kurtarıp anlatabilmesi için yılların geçmesi, Dayıcan Napolyon'un absürd karakterini yaratabilmesi gerekmiş. 

Buraya kadar okuyan varsa sizin de uzun yazılarınız sonuna kadar okunsun inşallah deyip bitireyim. 

Selamlar, 
Kedi